Osmanlı klasik eserlerinde, Kanuni'nin rüyasında Hazreti Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'i gördüğü ve kendisine şöyle emrettiği nakledilmektedir: Belgrad, Rodos ve Bağdat kalelerini fethedesin; sonra da benim şehrimi îmar edesin!
Bu emir üzerine, Kanunî hemen Harameyn'i imar ve iskân projelerine başlar. Hattâ vasiyetinde şahsî servetinden hacılar için su getirecek bir vakıf kurulmasını ister. Kızı Mihrimah Sultan da babasının bu vasiyetini yerine getirir ve Arafat'taki Ayn-ı Zübeyde Suyu'nu Mekke'ye ulaştırır. Cihanın önünde el pençe divan durduğu bu büyük kumandan, ALLAH Resulü'nün (Sallallahü Aleyhi Ve Sellem) huzurunda bütün içtenliği ve sevgisiyle O'na şöyle yalvarır:
Nûr-ı Âlemsin bugün hem dahi Mahbub-u Hüda
Eyleme...
Eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Kısa Yazılar
Filtreler
Seçimler gösteriliyor:
Yükleniyor...
Osmanlı Devleti, Yahudilerin tarih boyu dünya yüzünde en rahat ve serbest yaşadıkları yer olmuştur. 19. asırda çoğu Avrupa ülkesinde din hürriyetine, hattâ hayat hakkına bile sahip değildilerdi.
Osmanlı Devleti, Bizans’tan fethettiği topraklarda Yahudilerle karşılaştı. Rumca konuşan bu Yahudilere Romanyot denirdi. Zamanla yeni Yahudi grupları Osmanlı vatandaşı oldu. Sultan II. Murad zamanında Fransa’dan tardedilen Yahudiler; 1470’de de Bavyera kralının kovduğu Yahudiler Osmanlı ülkesine sığındı. Sultan II. Bayezid, 1492’de İspanyolların elinden kaçan yüzbin kişilik Yahudi topluluğunu kabul etti. Bunlar başta Selânik, İzmir, İstanbul olmak üzere çeşitli şehirlere yerleştiler. 1660 yılında Polonya ve Ukrayna’daki katliâmdan kurtulan bir...
Fransız Doğu gezgini Jean de Thévenot, Osmanlı toplumundaki temizlik anlayışı için şöyle der:
"Türkler sıhhatli yaşarlar ve az hasta olurlar. Öyle zannediyorum ki, Türkler’in bu mükemmel sıhhatlerinin başlıca sebeplerinden biri de sık sık yıkanmaları ve yiyip içmedeki îtidalleridir. Onlar, gâyet az yerler. Yedikleri de, hristiyanlarınki gibi karma karışık şeyler değildir. Bizim memleketlerdeki böbrek hastalıkları ve daha bir sürü tehlikeli hastalıkların hiçbiri onlarda yoktur. İsimlerini dahî bilmezler" der.
Fransız gezgin Dr. A. Brayer'da:
"Osmanlılar, yıkanıp temizlenmeyi hiçbir zaman ihmâl etmez. Tâkatten düşse bile çocukları, uşakları veya hanımı vâsıtasıyla yıkanıp temizlenir. Öldüğü zaman cenâzesi bile şeriat ahkâmına göre...
Fatih Sultan Mehmed’in bilim ve sanata olan yakın ilgisi, İstanbul’un fethinden sonra sahaflığın gelişmesini sağladı. İstanbul’da ilk sahaflar, Fatih Camisi müştemilatı içinde dağınık bir şekilde yer almaya başladı. Ayasofya ve Eyüp Sultan’da da sahaflar çarşısı kuruldu. Bu dağınık yapılanma, Kapalıçarşı’nın inşasıyla düzene girdi. 1458 yılında Kapalıçarşı’nın en iyi yeri sahaflara ayrıldı. İç bedestende kuyumcular tarafındaki kapıdan girip, sağ kapıdan çıkıldığında, bugün halı ve kilim satılan dükkânların kapladığı yer sahaflar çarşısı idi.
Osmanlı döneminde sahaflık itibarlı ve kârlı bir iş haline gelmişti. Evliya Çelebi, Seyahatname adlı eserinde Kapalıçarşı’daki Sahaflar Çarşısı’nda 50 dükkân olduğunu, 300 kişinin çalıştığını...
Kuduz aşısı ilk kez 1885 yılında Fransız mikrobiyolog ve kimyager Louis Pasteur tarafından keşfedilmişti. Bunu uygulamaya koyup geliştirmeye çalıştığında Osmanlı tahtında Sultan II. Abdülhamid oturuyor ve gelişmeleri yakından takip ediyordu.
Aşıyı bulduktan sonra devlet başkanlarına mektup yazan Pasteur, kuracağı enstitü için yardım talep etti. Rus Çarı, sadece 2 metre boyundaki portresiyle beraber kuru bir tebrik mektubu yollamakla yetindi. Sultan Abdülhamid ise, bakteriyoloji alanındaki yeniliklerin yurda getirilmesi ve Pasteur Enstitüsü’nün kurulması amacıyla, aşının keşfinden bir yıl sonra, Haziran 1886’da heyet oluşturup Fransa’ya gönderdi.
İlk mikrobiyologlarımızdan Miralay Dr. Hüseyin Remzi Bey, Zoeros Paşa ve Veteriner Hüseyin...
Son Doğu Roma İmparatoru XI. Konstantinos, İstanbul'un fethi sırasında önce Fatih Sultan Mehmed'in teslim ol çağrısını, daha sonra da fırsatı olmasına rağmen İstanbul'dan ayrılmayı reddetmiş, sıradan bir asker gibi savaşarak ölmüştür. Fatih Sultan Mehmed, teslim olmaları halinde Konstantin ve ailesinin arzu ettikleri yere güvenle gidebileceklerini, Paleologos Hanedanı'yla dostane ilişkilerin kurulacağını ancak teslim olmazlarsa imparator ve diğer asillerin öldürüleceğini belirtmişti. İmparator şehri teslim etmeyi reddetmiş, fakat vergi vermeye hazır olduğunu belirtmişti.
Konstantinos'un ölümü hakkında çeşitli rivayetler mevcuttur. Bizanslı tarihçi Dukas'ın kayıtlarına göre savunma sırasında makamını ve şehrini kaybettiğini anlayınca...
İstanbul Kuşatması sırasında Bizans halkının kurtuluşu, çeşitli hurafe ve doğaüstü olayların gerçekleşmesinde arayan bir ruh hali içerisinde olduğu, dönemi araştıran tarihçiler tarafından açık bir şekilde görülmüştür. Bunlar arasında en çarpıcı ve yaygın olanı şudur:
"Türkler, İmparator ve askerlerin bütün çabalarına rağmen Aya Romanos Kapısı'nı zorlayacaklardır, oradan kente girerek Hipodrom'a kadar ilerleyeceklerdir. Ancak tam o sırada göklerden bir melek inecek, Türkleri kentten, Avrupa'dan hatta Asya'dan kovarak, İran'ın bir ucuna kadar sürecek ve kutsal kılıcı, sütunlardan birinin dibinde oturan bir ihtiyara verecektir. Böylece Konstantinopolis yeniden dünyanın kraliçesi olacaktır."
Çağdaş tarihçi Francaise anılarında bu konu...
Sultan II. Abdülhamid hususi doktoru Âtıf Hüseyin Bey'e anlatıyor:
"Ceddimiz Sultan Mahmud zamanında İstanbul'da veba olmuş. O derece men edilmiş ki kimse kimse ile temas etmeyecek surette.. İstanbul ciheti Beyoğlu cihetine geçemezmiş. Böyle tedbiler ile az zamanda hastalık zail olmuş. Tecridin faydası böylelikle tahakkuk etmiş. Avrupa da bunu görerek, öğrenerek koleraya, vebaya karşı tatbik etmeye başlamışlar. İşte Sultan Mahmud'un bu tecrid usûlünü icadından dolayı nâmı tarihlere altın kalemle yazılacaktır."
Revan Köşkü, Sultan IV. Murad tarafından 1635 yılında, Revan zaferi dönüşünde yaptırılmıştır.
Topkapı Sarayı içerisinde kutsal emanetler bölümünün yanındadır, dördüncü avlunun içindedir. Eseri yapan mimar tam olarak bilinmesede Mimar Kasım Ağa olabileceği ileri sürülmektedir. Yapı köşk olarak inşa edilmesine rağmen sonraki dönemlerde farklı amaçlar için de kullanılmıştır. Bir dönem, padişah sarıklarının sarılıp muhafaza edilmesinden dolayı Sarık Odası adıyla anılmıştır. Patrona Halil ve ileri gelen adamları Revan Köşkü'nde boğdurulmuştur.
I. Mahmud döneminde (1730-1754) kütüphaneye çevrilmiş ve zamanla Has Oda Kütüphanesi adını almıştır. Ramazanın on ikinci gününde Has Odalılar’ın Hırka-i Saâdet Dairesi’nden getirdikleri kutsal...