Osmanlı'nın muhteşem zamanlarıdır.devletin akıbetini düşünür; günün birinde Osmanoğulları'da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı diye...
Bu gibi soruları çoğu zaman sütkardeşi meşhur âlim'ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu Yahya Efendi'ye gönderir. Mektupta:
''Sen ilahi sırlara vakıfsın. Bizi de aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları'nın akıbeti nasıl olur? Bir gün izmihlale uğrar mı?''
Mektubu okuyan Yahya Efendi'nin cevabı çok kısa ve şaşırtıcıdır;
''Neme lazım be sultanım!''
Topkapı Sarayı'nda bu cevabı hayretle okuyan Sultan Süleyman buna herhangi bir mana veremez. ''Acaba bu cevapta bizim bilmediğimiz bir mana mı vardı?'' diye düşünür. Nihayet kalkar Yahya Efendi'nin...
Eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Kısa Yazılar
Filtreler
Seçimler gösteriliyor:
Yükleniyor...
, İstanbul'u fethetmişti. Şimdi atının üstünde ordusuyla şehre giriyordu. Dervişlerden biri Fatih'in atının yulasına yapışıp şöyle dedi:
"Padişahım! İstanbul'u biz devrişlerin duaları sayesinde aldık unutma."
Fatih, devrişin bu haline ve sözüne hafifçe gülümsedi ve:
"Doğru söylersin," dedi.
Eliyle kılıcını işaret ettikten sonrada şöyle dedi:
"Ama sende şu kılıcın hakkını unutma."
bir gün dilencinin birine bir altın vermişti. Dilenci, padişahın verdiği az bularak şöyle söyledi:
"Bu nasıl olur padişahım? Ben senin kardeşin olduğum halde nasıl olurda bana bir altın verirsin?"
Dilencinin ne demek istediğini tam anlamayan Fatih sordu:
"Sen benim nereden kardeşim oluyorsun?"
Dilenci şu açıklamayı yaptı:
"İkimiz de Adem babamız ve Havva anamızdan dünyaya gelmedik mi? Böyle bir durum da kardeş sayılmıyor muyuz?"
Fatih gülümsedi. Bu cevap hoşuna gitmişti çünkü. Dilencinin kulağına eğilerek şöyle dedi:
"Aman alçak sesle söyle. Bu söylediğini diğer kardeşlerimiz de işitip gelirlerse, senin payına bir altın bile düşmez."
Osmanlı donanmasının ilk defa bozguna uğradığı İnebahtı Deniz Savaşı’ndan sonra,’in emriyle yeni bir donanma kurulur.
Donanmayı kurmakla görevlendirilen, Kıbrıs’ı almak için uğraşan Haçlı Armadası bu amacına ulaşmamıştı.sorumlusu olan, 7 Mart 1573’de Venedik büyükelçisi Barbora’ya:
‘’Biz sizden Kıbrıs Krallığı’na alarak kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yenmekle bizim sakalımızı traş ettiniz. Kesilen kol yerine gelmez ama traş edilen sakal daha gür çıkar.’’ demiştir.
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) doğduğu gün, yani mübarek Mevlid Kandili’nin Osmanlı Devleti’nde ayrı bir önemi vardır. Hatta bu kandil, 16. yüzyılın sonlarına doğru devlet merasimi ile idrak edilerek resmileştirilmişti.
Bu merasime başta padişah olmak üzere bütün devlet erkânı iştirak etmekteydi. 1910 tarihinden itibaren de Peygamber Efendimizin doğduğu gün, resmi bayramlar arasına dâhil edilerek resmi tatil olarak kabul edilmiştir.
devrine ait, Tarihçi Yazar Yasin Özkan’ın günümüz Türkçesi’ne aktardığı üstteki vesikada, Mevlid Kandili gününün resmi tatil ilan edilmesiyle ilgili sadrazamlık yazı işlerine ait bir tebligat yer alıyor. Tebligatta şöyle deniliyor:
"Sadrazamlık yazı işleri müdürlüğü, Ekteki pusulada yazılı resmi daireler...
Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa
Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa, II. Abdülhamid döneminde 23 sene Bahriye Nazırlığı görevinde bulunmuş bir Osmanlı amiralidir. Hüsnü Paşa, Bahriye Nazırlığı yaptığı süre boyunca, Sultan II. Abdülhamid’in sarsılmayan güvenini ve sevgisini kazanmıştır. Sultan Abdülaziz'in tahtan indirilmesi olayında, darbeyi planlayanlar arasında yer alan Kayserili Ahmed Paşa'nın Bahriye Nazırı olduğu ve donanmayı bu iş için kullandığı düşünülürse Sultan Abdülhamid'in Hüsnü Paşa'ya ne kadar güvendiği daha iyi anlaşılır.
Babası 1853 yılında Rusların gerçekleştirdiği Sinop Baskını'nda şehit olan Bozcaadalı Piyale Hüseyin Paşa'dır. Kendisi de 93 Harbi olarak bilinen savaşta filo komutanı olarak Ruslara karşı savaşmıştır. Damadı Ali...
Sultan II. Murad'ın Şehzade Mehmed'e Nasihatleri, 1448 yılındaki II. Kosova Savaşı sonrasında oğlu'e şu nasihatlerde bulunmuştur:
Ey benim sevgili oğlum!
Bütün varlıkların kulluk eylediği yüce Rabbim, sana verdiği üstün meziyetleri artırsın... Ey oğlum! Ben, hayatlarını doğruluk üzere geçirenlerin ahiret Âleminin sonsuz nimetlerine kavuşacaklarına inanıyorum. Bunun için Rabbim’e karşı yaptığım ibadetleri, samimi bir şekilde can-ı gönülden yaparım. Ben çektiğim sıkıntıların karşılıklarının, Allah tarafından verileceğine inanıyor ve bu hususta O’na ilticâ ediyorum. Ayrıca O’nun takdirinin benim için büyük bir safâ olduğunu düşünüyorum. Ey oğlum! Her söylenene inanıp aldanmaktan uzak durmak, her durumun içyüzünü öğrenip düşünmek ve kendi...
’i ölüm döşeğinde gösteren minyatür.
(Selimnâme)
Minyatürün üstünde ve altında şöyle yazıyor:
"Dâr-ı dünyâdan göçüb oldu revân
Bir sefer itdi ol pehlivân
Çün bu mülki görmedi ol pâyidâr
Câvidâni mülke dardı şehriyâr"
Yahya Kemal'de "genç yaşta ecel kendisini teslim almasaydı, Muhammed aleyhisselamın şânı bütün âlemi kaplayacaktı" diyerek üzüntüsünü şöyle şiire dökmüştür:
Sultan Selim’i Evvel’i râm etmeyip ecel
Fethetmeliydi âlemi şan-ı Muhammedî
Gerçekten de Yavuz Sultan Selim'in son seferinin nereye olduğu belli değildi, Avrupa seferi diye kaynaklara yansımıştır. Zira onun nerede duracağı belli olmadığı gibi tasavvurlarını da kimse tahmin dahi edemiyordu.