Tarih

Türkler ile ilgili yanlış bilinenler

Türkler ile ilgili yanlış tabular

Bu yazıda, gerek bilinçli gerekse de kulaktan duyma sözlerle Türkler ile ilgili yanlış bilinenler hakkında bilgiler verip, düzeltmelerin neler olduğu anlatılmaktadır.

Türkler ile ilgili yanlış bilinenler

Eski Türklerin medeniyetlerini yansıtan kurgan, atalar anıtı, şehir kalıntısı, demir ve altın işlemeler ve yazı örnekleri gibi en önemli belgelerin, bol olarak ancak son zamanlarda, son yirmi yıldan beri bulunduğu, devam eden kazılarda her gün yeni bir eserin meydana çıkarıldığı görülmektedir. Türk tarihi hakkında tahminlere dayanan ama asla gerçeği yansıtmayan hükümleri alt-üst eden bu bulguların daha da çoğalacağı anlaşılmakta ve gösterge niteliğindeki belgeler ve yeni girişimler ortaya çıkmaktadır.

Son zamanlardaki keşiflerden önce bazı yabancı müelliflerin “Eski Türklerden kalan büyük eserler yok, çünkü Türkler göçebe idiler, göçebe toplumlar medeniyet kuramazlar” şeklinde kestirme ve yanlış bir hükme saplandıklarını görülmektedir. Bu saplantı nerden ileri geliyor? Hemen söyleyelim ki bunun bir saplantı olduğunu nice zamandan beri tarihçilerimiz ispat etmiş, yabancı Türkologlar da Türk tarihçilerinin bu görüşüne katılmış bulunuyorlar. Doğruları daha başka doğrularla, örneklerle ve son buluşlarla güçlendirmek, o yanlışların etkisinde kalan kendi aramızdaki saplantılı ya da önyargılı kişilerin dikkatini çekmek gerekiyor. Yirminci yüzyılın ikinci yarısı Türk tarihinin ilk zamanlarını aydınlatan, uzağı gösteren güçlü bir projektör olmuştur. Bu projektörün aydınlattığı saha geniş kitleyi de ilgilendirecektir.

İlim dünyasında, ilmin her dalında, her zaman otoriteler bulunur. Onlar bu unvanı haketmişlerdir. Çünkü konularında uzmandırlar ve herkesten daha fazlasını bilirler. Bazen açıklamalarıyla, bazen yeni buluşlarıyla bilim dünyasına, insanlığa hizmet ederler. Katkıları büyük olur. Onlara elbette hayranlık, saygı ve şükran duyarız. Fakat, ilme aykırı bir tutum olsa da, bazen bu otoriteler tabu mertebesine çıkartılır. Her söyledikleri, her yazdıkları mutlak doğru kabul edilir ve aksi görüşler ileri sürülemez. Ta uzun yıllar sonra yanlışları, yanılgıları apaçık ortaya çıkıncaya kadar, böyle sürüp gider. Türkler ile ilgili yanlış bilinenler de böylece yayılmış olur.

Batlamyus’un yanılgısı

Bu tabular başka ilimlerin uzmanları arasında olduğu gibi tarihçiler arasında da vardır. Bir-iki örnek vererek düşüncemizi daha iyi anlatabjliriz. Önce, milletler tarihi ile ilgili olmayan konulardan örnek verelim: M.S. 2. yüzyılda Mısır tahtına çıkan Klaudios Ptolemaios (Batlamyus) aynı zamanda büyük bir astronomi bilgini idi. Astronomi ile ilgili ünlü eserinin, adı Almageste’dir. Batlamyus bu eserinde dünyayı evrenin merkezinde gösteriyordu. Dünya olduğu yerde sabit duruyor, Güneş, Ay, Merkür, Mars, Jüpiter Dünya’nın etrafında dönüyordu. Güneş, sabit duran Dünya’nın uydusu idi. işte bu yanlışa insanlar, Avrupa’nın anlı şanlı astronomları, tam 14 asır inandılar. Batlamyus’un yanıldığını söylemeye cesaret bile edemediler (Batlamyus’tan daha iyi mi bileceklerdi!).

Astronominin eski çağlar için özel bir konu olduğu söylenebilir. Fakat şuna ne buyrulur: Aristo bir dâhidir, ilim deryası, akıl küpü, zekâ güneşidir. Hem yaşadığı devirde, hem de ölümünden yüzlerce yıl sonra onun her dediği mutlak doğru kabul edildi. Aristo, erkeklerde 32, kadınlarda 30 diş bulunduğunu yazmıştı. Tıpla uğraşanlar bile yüzlerce yıl bunu böyle kabul ettiler. Hiç kimse itiraz etmedi. itiraz eden olsaydı belki ona, Hoca merhumun fıkrasında olduğu gibi “Sana mı inanacağız yoksa Aristo’ya mı?” derlerdi. Nice yüzyıl, Batlamyus ya da Aristo gibi düşünmeyen üniversiteliler sınıfta kaldılar!

Romalı kompleksi

Konuyu dağıtmamak, girişi uzatmamak için, tarihçi tabuların yanılgılarını gösteren örneklere geçelim: Batılı müellifler yaklaşık 1500 yıldan beri Hun imparatoru Attila ile Romalı kumandan Aetius’ün Catalaunum Ovası’nda 451 yılında yaptıkları savaşın galip ve mağlup belli olmadan sona erdiğini yazıyorlardı. Oysa son araştırmalar o savaşın Attila’nın kesin zaferi 12 ile bittiğini göstermiştir. Bu gerçek, Papa VI. Paulus’un 1967’de İstanbul’u ziyaretinden sonra Batılı tarihçiler tarafından da kabul edilmiştir. Çünkü o tarihten sonra Vatikan’daki belgeleri bir defa daha gözden geçirme fırsatı ve müsaadesi verildi.

Son araştırmalardan sonra Hunların ve Atilla’nın Türklüğünden şüphe eden yabancı müellif kalmadı. (Papa VI. Paulus o ziyaretinde Haçlıların inebahtı savaşında ele geçirdikleri bir sancak-ı şerifi de iade etmişti. Bu konuya sırasında yer vereceğiz.)

1406 yılında ölen ünlü Islâm tarihçisi ibniHaldun da şüphesiz büyük bir otoritedir ve yüzlerce yıl tarih yazanları etkilemiştir. Fakat, araştırmadan ziyade hazırı, söylenmişi benimseme eğiliminde olan insanlar, onu da bir ölçüde tabulaştırmışlardır.

İbni Haldun’un yanılgısı

İbni Haldun’un toplumları “bedevf” ve “medenî” olarak iki ana gruba ayırmasını, bedevilerin medeniyet kuramadıklarını, târihsiz olduklarını, Türklerin de bedevî oldukları için medeniyet kuramadıklarını ve tarihsiz olduklarını söylemiş olması, birçok tarihçiyi yanılttı. Bu büyük yanılgıyı uzun süre gerçek saydılar. Oysa ibni Haldun, bir “bozkır medeniyeti” nin varlığından, Türk tarihinden habersizdi. Bozkır iklimi ile çöl iklimini, bozkırdaki göçebelikle Arabistan ya da Afrika çölündeki göçebeliği, hatta Afrika ormanlarına sıkışmış kabilelerin göçebeliğini bir saymıştı. Aradaki büyük farkı bilmiyordu. Yaygın ve gerçek anlamı ile göçebelik, bir toplumun toprağı işlemeden, zenaat ya da sanatla uğraşmadan, sadece hayvan besleyerek bir yerden başka yere sürekli göç etmesi, hayvancılıkla, avcılıkla, yenebilir otları ve meyveleri toplamakla (la chasse et la cueillette) geçinen toplumlardır. Bunlar gerçekten medeniyet kuramamışlardır.

Bozkırda yaşayan Türkler ise, besicilik yapmış, demiri, çeliği, altını işlemiş, toprağı ekmiş, bark yapmış, kurgan yapmış, anıt dikmiştir. Teşkilatçılığı sayesinde de birçok devletler kurmuştur. Gerçek göçebe toplumlarda bu özellikler yoktur. Onlarda ne bir Esik kurganı, ne Pazırık kurganları, ne bir Altın Elbiseli Adam, ne bir Orhun Anıtı, ne de cihangir hükümdarlar vardır.

Radloff’un yanılgısı

Ünlü türkologlardan biri olan Radloff’da Tüfklerin göçebeliği meselesinde yanılmıştır. Radloff, geçen yüzyılın sonlarında yaptığı bir araştırmadan sonra Türklerin göçebe olduklarını söylemiş ve o söylediği için çok kişi böyle kabul etmişti. Ama onun göçebeliği tarifi ibni Haldun’un tarifinden çok farklıydı. Ayrıca o incelemesini, yüzyıllarca Moğolların sonra da Rusların egemenliğinde kaldıkları için kültür kavbına uğramış ve artık mahkûm ve bölük-pörçük bir durumda bulunan Türk toplumları arasında yapmıştı. Daha eskiye, daha ötelere gidememişti ve Türk tarihi ile ilgili belgeler de bugünkü kadar gün ışığına çıkmamıştı. Yanılgısı buradan ileri geliyordu.

Artık, tarih ilminin yalnız gerçek belgelere dayandırılacağını, tahmin ve duygularla hüküm verilemeyeceğini kabul etmeyen var mıdır?

Bozkır Medeniyeti ve Türkler Yenisey (Andronovo) kültürü

Peki, bozkır göçebeliği nedir? Türkler göçebe değiller miydi? Hangi anlamda göçebe idiler?

Elbette Türkler çok hareketli bir bozkır hayatı yaşamışlardır. Fakat başka hiçbir toplumun kuramadığı bozkır medeniyetini onlar kurmuş, bozkır kültürünü onlar meydana getirmiştir. Belgeler bulunduğu için bütün dünya tarihçilerinin kabul ettiği ve daha çok “Andronovo kültürü” dediği bu kültüre biz hem “Andronovo” hem de “Yenisey fctiltürü” diyoruz.

Konumuz “Andronovo” kültürü hakkında kısa bir bilgi vermemizi gerektiriyor.

Andronovo, Güney Sibirya’da, Altaylardan doğan Yenisey ırmağının kıyısında küçük bir köyün adıdır. Meşhur Yenisey kitabeleri ve başka arkeolojik eserler bu köyde bulunmuştur. Bu köy, en eski zamanlardan beri Abakan Türkleri’nin oturduğu Abakan bölgesindedir. Abakan, hem Yenisey’in kollarından birinin, hem de bu suyun Yenisey’le birleştiği yerde bulunan şehrin adıdır. Bu bölgede yaşayan Türkler “Abakan Tatarları” olarak anılıyordu. Daha sonra Ruslar bunlara “Minusinsk Tatarları” dediler. Minusinsk Abakan: ın yakınında, çok daha sonraki dönemde kurulan bir şehirdir. Özbeöz bir Türk kaVmi olan Abakan Tatarları’nı oluşturan boylar şunlardır: Kaş, Koybat, Sagay, Kamasin, Beltir, Şor, Kızıİkaya, Aba Kızıl, Tuba, Küerik ve Hakas. Şimdi Rusların bunlara verdiği resmî ad ‘Hakas’ lardır.

Türkler ile ilgili yanlış bilinenler

Abakan Türkleri örf ve âdet bakımından Altaylı Türklerden farksızdırlar. Abakan kadınlarının giyimleri Anadolu yürüklerinin giyimlerine çok benzer. Kız isteme, düğün, cenaze, ölüyü anma gibi bazı gelenekleri ise, Anadolu’da islâmi geleneklere adapte edilerek sürdürülmektedir.

Andronovo’da, Yenisey ırmağının kaynak bölgelerinde, yani eski Türklerin yerleşim bölgesinde kalan bu köyde elde edilen arkeolojik bulgular, Türklerin atı evcilleştirdikten başka, demir ürettiklerini ve onu işleyerek silâh ve başka araçlar yaptıklarını ispatlıyor. Asalak göçebe toplumlarda buna imkân yoktur!

At gibi hızlı bir vasıtaya, demir gibi güçlü bir silâha sahip olan savaşçı kavimlerin, daha geniş topraklar elde etmek için harekete geçmeleri, bulundukları yere yapışıp kalmamaları tabiidir. Tarih boyunca, hangi millet hızlı araçlara kavuştuktan sonra göç veya fetih maksadıyla uzak diyarlara gitmemiştir? Hele bulundukları yer çok verimli değilse, yılkılarını, yaklarını beslemek (besicilik yapmak) için, elbette mevsim mevsim verimli bölgelere göç edecek ve bu bölgeleri silâhla koruyacaklardır.

Türkler ile ilgili yanlış bilinenler – Bereket ambarları yoktu

Bereket ambarları yoktu Nehir boyları, nehir araları gibi verimli topraklar üzerinde yaşayan Türkler buralarda uzun süre yerleşik kalmışlardır. Meselâ Yenisey boylarında, Maveraünnehir’de, yaniCeyhun (Amuderya) ve Seyhun (Sırderya) havzalarında sürekli yerleşik hayat yaşamışlardır. Fakat, geniş Türk illerinin her bölgesi aynı verimlilikte değildi. Ganj boyları, Nil boyları ve Mezopotamya gibi bereket ambarı sayılacak yerler pek çoktu. Putlara, ilahlara taptıkları için büyük tapınaklar yapan Yunanlılar gibi, dar bir bölgede kapanıp kalacak mizaçta da değillerdi. Bilindiği gibi küçük Yunan siteleri birbirlerine çok yakın oldukları halde, yakın tabiat engellerini aşıp birbirleriyle kaynaşmamış, birleşmemişlerdi. Bu yüzden dilleri ve gelenekleri ayrı idi.

Tabiat âşığı, coşkun ruhlu idiler

Türkler ise tabiat âşığı idiler. Gür ormanlar, yalçın dağlar onlar için aşılmaz engel değil, kucaklanması gereken kutsal güzelliklerdi. Toprakları, kurganları (atalar mezarı) kutsaldı. Onları korumak için savaşır ve terketmezlerdi. Ama bir yerde saplanıp kalamayacak kadar da coşkulu idiler. Hayalleri, dağları, ufukları aşıyordu. Bu karakterleri destanlarında, sözlü-yazılı edebiyatlarında da görülmektedir. Meselâ Oğuz Kağan halkına şöyle hitap eder: “Kargıları demirden bir ormanı andıran büyük ordumuzla zaferdeh zafere koşacağız. Başka denizlere, başka nehirlere ulaşacağız. Yurdumuz öyle büyüyecek ki, onun üzerine kuracağımız otağ ancak gök kubbesi, otağın tepesine dikeceğimiz tuğ ise ancak güneş olacaktır!”

Bu mısraların aslını yeri geldiği zaman sunacağız. Burada o belgeyi, Türklerin ne denli 14 coşkun ruhlu, geniş ufuklu ve uyuşukluğa tahammülsüz olduklarını belirttiği için, bir paragrafla hatırlatmış oluyoruz.

Bu karakterde, bu duyguda olan bir milletin, nüfusuna göre çok geniş alanlarda egemenlik kurmuş olması, milyonlarca hayvandan oluşan sürülerini otlatmak için, mevsimlere göre bir bölgeden bir bölgeye göç etmeleri tabiidir. Ama bu göçebelik, medeniyet kurmamış, tarihî anıtlar bırakmamış bazı çöl ve orman toplumlarının göçebeliği değildir. Türklerin besicilik ve çobanlık yapanları yılkı, sığır ve davarlarını otlatmak için diyar diyar dolaşırken, bir kısmı da asıl yurtlarında, büyük şehirlerde ve köylerde oturuyorlardı. Onun için, her göründükleri yerde bayındırlık eseri bırakmamış’ olmaları da tabiidir.

Türkler, yerleşik olarak yaşadıkları şehirlerde, köylerde taş evler, saraylar, anıtlar, ama en çok ahşap evler yapmışlardır. Çünkü tabiat âşığı idiler ve taştan ziyade ağacı seviyorlardı. Bozkır Türklerinin göründükleri ve bulundukları yerde tarihî anıtla arayan ve bunları bulamadıkları için de “Çünkü Türkler göçebedir, göçebe milletler medeniyet kuramaz, onların tarihi yoktur” hükmüne varanların ne büyük bir yanılgıya düştüklerini, son zamanlarda, hele şu son çeyrek yüzyıl içinde, anlamayan kalmamıştır.

Araştırmaları takip etmedikleri için, bazı bulgular çok büyük yankılar uyandırmış olmasına rağmen bunlardan habersiz oldukları için, eski saplantılarından kurtulamayanlar da az değildir.

Görgü tanıkları ne diyor?

Bu ‘giriş’ bölümünü bitirmeden önce, Türklerin medenî mi yoksa bedevî mi oldukları sorusuna cevap teşkil edecek çok ünlü görgü tanıklarının bir iki cümlesini vermek istiyoruz:

Abbasî Halifesi Muktedir-billah, 920 yılında (h.308), Türkistan’a bir elçilik heyeti göndermişti. Bu heyette görev alan lbn-i Fadlan, henüz Müslüman olmayan Türk illerinde gördüklerini “Er-Rıhle” (Seyahatname) adlı risalesinde anlatmıştır. Bu seyahatnamede şöyle diyor: (…Oğuzlar diye bilinen bir Türk kabilesinin bulunduğu yere ulaştık… Müslüman olmayan bu Türklerden biri zulme uğrar veya sevmediği bir şey görürse, başını semaya kaldırıp “Bir Tengri” der. Bu “Bir Allah” anlamına gelir.

Çünkü Türkçe’de bir “vahid”, Tengri İse “Allah” demektir.. Türk kadınları yerli ve yabancı erkeklerden kaçmazlar, vücutlarını gizlemezler, ama zina diye bir şey bilmezler, Türkler, böyle bir suç işleyeni ortaya çıkarırlarsa onu iki parçaya bölerler… Misafiri olduğum Türk, tercümanıma: “Bu Arab’a sor, Rablarının karısı var mıymış?” dedi. Onun bu sözünü büyük bir günah telâkki ederek tövbe ve istiğfarda bulundum. Bu hareketim hoşuna gitti. O da benim gibi tövbe etti ve “estağfurullah” dedi. Türk’ün âdeti böyledir… Bir Türk’ün yurdundan, tanımadığı bir kimse geçip, ona “Ben senin misafirinim, develerinden, hayvanlarından ve parandan şu miktara ihtiyacım var” derse, Türk istediklerini ona verir…)

İbn-i Fadlan’ın bu tespitlerini Türkler’in Islâmiyetten önceki inançlarına, âdetlerine çok kısa bir örnek vermek; islâmiyeti niçin baskısız, zorlamasız, istekle benimsemelerinin bir sebebini ve putçulukla ilgileri bulunmadığını göstermek için aktarıyoruz. Elbette İslâmiyeti bütün Türkler bir anda ve hiç direnmeden kabul etmediler. Ama, direnen boylara bu dini kabul ettiren ve öğretenler yine Türklerin kendileri oldu.

ibn-i Fadlan’ın Görüşleri

ibn-i Fadlan’ın şu tespitini de belirtmek istiyoruz: “…Bundan sonra Peçeneklerin ülkesine vardık. Bunlar denize benzer, akmayan bir suyun (gölün) kıyısına konaklamışlar… Hepsi sakallarını tıraş etmişler… Oğuzların aksine fakir idiler. Zira Oğuzlardan on bin büyük baş hayvana, yüz bin baş koyuna sahip olanları gördüm…”

Bu kadar çok hayvanı, bu kadar büyük sürüleri olanların, onları otlaktan otlağa ulaştırmak için yer değiştirmelerinden daha tabiî ne olabilir? Bozkırda yaşayan besiciler göç ediyor, şehirde oturanlar ise yerleşik hayat yaşıyorlardı.

İbn-i Fadlan gibi, Ebû Dülef de 942 (h.331) yılında bir elçilik heyeti ile Türk illerini dolaşmış ve bir seyahatname yazmıştır. Şöyle diyor: “…Oğuzların yanına vardık… Bu Oğuz şehrinde evler taştan, ağaçtan, bambudan yapılmış. İçinde put bulunmayan mâbedleri de var. Hindistan ve Çin’le ticaret yaparlar… Buğday, koyun ve keçi eti yerler… Keten kumaştan veya kürkten yapılmış elbiseler giyerler. Sof (yünlü kumaş) giymezler… Büyük bir hükümdarları var…”

Ebu Dülef Oğuzların büyük bir şehri olduğunu böylece bildirmiş oluyor. Tabiî bu şehir yüzlerce yıldan beri vardı.

Yine bir Arap seyyahı olan Şeref el-Zamarı el Mervezî, 1120 yılında (h.514) hem kendi görgülerine hem de daha eski kaynaklara dayanarak yazdığı “Tabâî el-hayavân” adlı kitabında şu bilgiyi veriyor: “…Türkler kabilelere, oymaklara ayrılan büyük bir millettir. Bir kısmı şehirlerde ve köylerde, bir kısmı ise bozkırlarda ve çöllerde otururlar…”

Türklerin, yaygın anlamındaki göçebelerle ilgileri olmadığını, engin tarihleri, büyük medeniyetleri bulunan bir millet olduklarını bildiren kaynaklar elbette pek çok. Bunları sırası geldikçe göreceğiz.

Atatürk’ün uyarı notası

Tabu haline getirilen bazı otoritelerin Türk tarihi ve Türkler hakkında nasıl yanlış bilgiler verdiklerini söylemiştik. Bu tabu bazen yanılmaz bir ansiklopedi görünümünde de ortaya çıkıyor, işte bir örneği:

Fransızların ‘Larousse’ ansiklopedisi dünya çapında büyük bir eserdir. Bu ansiklopedide ‘empaler’ (kazığa oturtarak idam) maddesi açıklanırken “Türkler hâlâ idam mahkûmlarını kazığa oturturlar…” gibi bir cümle vardı. Bu yanlış, 150 yıldan fazla bir zaman sürüp gitti. Yenilenen baskılarda nice düzeltmeler yapıldığı halde bu madde düzeltilmiyordu. Fakat, tarihçi Raşit Erer’in uyarısı ile gazeteci Abidin Daver, Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde konuyu ele aldı. Bu affedilmez iftirayı, utanç verici hatayı açıkladı.

Bu yazıyı okuyan ATATÜRK, dakika kaybetmeden Fransız büyükelçisini huzuruna çağırdı ve ona, ültimatom nitelikli şu sözlü notayı verdi:
“Bu büyük hatayı düzeltmez, buna benzer iftiralarınıza son vermezseniz, ülkemize bir tek Fransız yayını girmeyecektir. Fransız hocalar da gelmeyecektir!”

Bunun üzerine Fransız hükümeti Larousse’u yayınlayan yayınevine gerekli direktifi verdi ve ATATÜRK’ün istediği düzeltme yapıldı.

Türkler’de Kazığa Oturtma Cezası Yoktur

Cümle âlem bilir ki Türkler, İslâmiyetten önce de sonra da kazığa oturtma cezası vermemişlerdir. İdam cezalarında bu usulü uygulayanlar Osmanlı imparatorluğu’nun egemenliği altında bulunan bazı tâbi devletler, meselâ voyvodalıklar idi. Osmanlı devleti de bu cezayı uygulayan voyvodaları, voyvodalık rütbelerini alarak cezalandırıyordu.

Bazı Batılı müelliflerde şu kompleks var:
Türk uyruğuna, Türk hizmetine girmiş Avrupa kökenli bir idareci ya da Türk imparatorluğuna tâbi bir devlet, örnek bir harekette bulunmuş, güzel bir iş, bir buluş yapmışsa, onun milliyetini Romen, Yunan, Macar, Sırp, Fransız, Alman vb. olduğunu söyler, Türklerden hiç söz etmezler. Buna karşılık aynı kişiler ve tâbi devletler kötü bir iş yapmış, insanlığa aykırı bir davranış içinde bulunmuşlarsa, onların milliyetinden asla söz etmezler, bunu yapanın Türkler olduğunu söylerler.

Larousse’un ‘empaler’ maddesinde Atatürk’ün notası üzerine yapılan düzeltme ile ilgili bir hususu daha belirtelim: Fransızlar alelacele yaptıkları bu düzeltmede, maddenin altındaki satırı boş bırakmamak ve mizanpaj değişikliği yapmamak için “Türkler hâlâ kazığa oturtma cezasını uygular” cümlesini, “Mısır’da öldürülen Fransız Generali Kleber’in katili, kazığa oturtulmak suretiyle idam edildi” şeklinde değiştirmişlerdi. Oysa bu cezanın uygulandığı dönemde Mısır, Fransa’nın idaresinde ve o cezayı veren mahkeme Fransız genel valisinin denetiminde idi! Onun için, bu defa Fransızların itirazı ile, yeni baskılarda bu cümleyi de tamamen kaldırdılar.

Tabu haline gelmiş kişilerde veya kaynak eserlerde bilgi eksikliği yüzünden ya da kötüleme amaçlı bu türlü yanlışlar olursa, onları doğru kabul eden ve etkisi altında kalanlar da elbette bulunur. “Larousse’tan daha iyi mi bileceksin?” diyenler bile bulunabilir.

Türkler ile ilgili yanlış bilinenler yazı kaynağı

Refik Özdek

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün